EN GÜVENİLİR TÜRK TARİHİ SİTESİ - Şeyhülislamlık nedir?
   
ANA MENÜ
  ANA SAYFA
  İLETİŞİM
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  OSMANLI TARİHİ
  => Osmanlı Devleti Tarihi (1)
  => OsmanIı Devleti Tarihi (2)
  => OsmanIı Devleti Tarihi (3)
  => darphane nedir?
  => Nakibül-eşraflık nedir?
  => Osmanlı Devletinde Kadılık
  => Osmanlı-Memlük İlişkileri
  => İrad-ı Cedid
  => Şeyhülislamlık nedir?
  => Osmanlı Kültür ve Medeniyeti
  => Mürur Teskeresi nedir?
  => 17.Yüzyılda Osmanlı Devleti
  => 18.Yüzyılda Osmanlı Devleti
  => 19.Yüzyılda Osmanlı Devleti
  => Ahilik Teşkilatı (1)
  => Ahilik Teşkilatı (2)
  => Ahilik Teşkilatı (3)
  => Ahmed Han I
  => Ahmed Han II
  => Ahmed Han III
  => Bayezid Han II
  => Murad Han II
  => Murad Han I (Hüdavendigâr)
  => Padişah Anneleri(Valideler)
  => Gerçekte Sultan Vahidettin
  => Kızıl Sultan mı?ASİL SULTAN MI?
  => Tarihi Türk Gemileri
  => Ayastefanos Antlaşması
  => Tarihe Şahitlik Etmiş SARAYLARIMIZ
  => Navarin Savaşı (Fâciası)
  => Çırağan Sarayı olayı
  GENEL TÜRK TARİHİ
  İSLAM TARİHİ
  T.C İNKİLAP TARİHİ
  YAKIN TARİH
  SELÇUKLULAR TARİHİ
  ORTA ASYA TÜRK TARİHİ
  DÜNYA TARİHİ
  TARİHTE BİLMEDİKLERİNİZ
  TARİH İLE İLGİLİ VİDEOLAR
  RESİM ALBÜMÜ

Şeyhülislamlık nedir?

SEYHÜLISLÂMLIK

H. IV. (M. X.) asrin ikinci yarisinda ortaya çikan "Seyhülislâm" tabiri fukaha arasindaki ihtilafli meseleleri halledebilen âlimler için bir seref ünvani olarak kullanilmistir. "Fukaha-yi izâm ve füdelâ-yi fehâmdan sol sahib-i sadr-i iftâya istilâhat-i örfiyyede seyhülislâm denilirdi ki aralarinda tahaddüs eden münazaa ve mühâsemeden dolayi hall-i müskilât-i enâm eyleye." ifadesi yukarida temas edilen görüsün dogrulugunu ortaya koymaktadir.

Bu asirdan itibaren "Islâm" kelimesi pek çok kelimeye izafe edilerek kullanilmaya baslanmistir. Fakat bütün bu tabirler arasinda sadece "seyhülislâm" terkibi devamliligini muhafaza edebildi digerleri ise unutulup gitti.

Seyhülislâm tabiri ile birlikte kullanilan öbür deyimlerden bir kismi dünyevî iktidar sahipleri (bilhassa Fâtimî vezirleri) tarafindan da kullaniliyordu. Ama "seyhülislâm" ünvani daima ulemâ ve sûfilere has olarak istimal ediliyordu.

Hicrî IV. asrin ikinci yarisindan itibaren ortaya çiktigini belirttigimiz bu seref ünvanini almaya hak kazananlari üç kategoride toplamak mümkündür. Bunlar:

1. Sadece kendi zamanlarindaki bir sehir halki tarafindan kendisine bu ünvan verilenler

2. "Seyhülislâm" ünvani ile her tarafta söhret bulmus olanlar

3. Fetva ile icazetnâmeyi birlikte verebilen ve bu isimle söhret bulmus olanlar.

Görüldügü üzere Osmanlilardan önce de varligindan haberdar oldugumuz bu makam ve müessese Osmanlilarda oldugu gibi resmî degildi. Keza bu müessese "ilmiye sinifi"nin en üst makami olma gibi bir hüviyet de tasimiyordu.

Osmanlilarin alti sari askin hükümranlik döneminde "seyhülislâm" ünvaninin ne zaman kullanilmaya baslandigi kesin olarak bilinemedigi gibi ilk defa bu ünvani alan zâtin kimligi dahi kesin ve net olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Fâtih kanunnâmesinde seyhülislâmin ulemanin reisi oldugu açikca belirtilmektedir. Fâtih Sultan Mehmed'in (1451-1481) tedvin ettirdigi kanunnâmede seyhülislâm tabiri açik ve sarih bir sekilde zikredilmektedir ki bu da Fâtih ve babasi II. Murad (1421-1451) devirlerinde mezkur ünvanla adlandirilan kimselerin varligini ortaya koymaktadir.

Osmanli Devleti'nde kendisine sorulan dinî ve ser'î meseleleri cevaplandiran kimseye "müftî" verilen karara da "fetva" dendigini biliyoruz. Nitekim mesihat makami ilk önce "mesned-i fetva" veya "mansib-i ifta" gibi isimlerle basmüftilik tarzinda tesekkül etmisti. Bu durumu ile o bir müddet "kadiasker" ve "muallim-i sultanî" vazifelerine nisbetle ikinci derecede kalmisti. Bunun için müftilik makami Divan-i hümayun âzaligina dahil bulunan kadiaskerlik makamina göre daha hususî bir vaziyet arzediyordu. Ancak fetva vermek yetkisi Ibn Kemal (1525-1533) ile Ebu's-Suûd (1545-1574) Efendi gibi zevata havale edilince bu makam daha çok ehemmiyet kazanmaya basladi. Çünkü bu iki kisi kadiaskerlikte bulunduktan sonra bu vazifeye getirilmislerdi. Bundan böyle "seyhülislâmlik makami" "sadreyn efendiler"in üstünde tutularak "ilmiyye tarikinin reisi ve ser'î mahkemelerin nâziri olmustur. Yukarida adi geçen kudretli zevatin yetismesibütün ilmî tevcihatin seyhülislâmlara verilmesine sebep olmustur. Muhtemelen bunun da tesiriyle olsa gerek ki makam ve mevki itibariyle seyhülislâmlar sadrazamla denk bir seviyede tutulur olmuslardir.

Osmanlilarda ileri gelen zevat için kullanilan ünvanlarin bir çogu daha önceki müslüman devletlerde de kullanilmistir. Nitekim takva sahibi olarak kemal mertebesine ulasan sahsiyeti ve müellefâtinin çoklugu sebebiyle büyük bir ün kazanmis olan Ibn-i Kemal'e bu özelliklerinden dolayi Necmeddin Ebu Hafs Ömer en-Nesefî'nin ünvani olan "müfti's-sakaleyn..." lakabi verilmistir. Osmanli döneminde bu tabir sadece adi geçen seyhülislâm için kullanilmistir.

Ilmiyye sinifinin en yüksek mevkii olan ve "Mesihat-i Islâmiyye" diye adlandirilan bu makamin Osmanlilarda ortaya çikis gayesine yönelik degisik bazi görüsler bulunmaktadir. Bu mevzuda farkli görüslerin ortaya atilmasina sebep ve bu görüslere kaynaklik eden kimsenin J.H. Kramers oldugu ileri sürülmektedir. Filhakika Islâm Ansiklopedisindeki makalesinde bu mevzua temas eden Kramers Gaudefroy-Demombyn'e dayanarak bazi fikirler ileri sürmektedir. Bunlari su sekilde siralayabiliriz:

a) Osmanli padisahlari Misir'da Memlûk sultanlari yaninda bulunan Abbasî halifesinin hâiz oldugu mevkii taklid etmek suretiyle böyle bir müesseseyi kurmus olabilirler.

b) Osmanli ulemâsinin bir dinî reisin baskanliginda teskilâtlanmasi devletin tebeasi olan gayr-i müslimlerin basinda bulunan patrikligi taklit etmek suretiyle olmustur.

c) Bu müessese devlette mevcut dünyevî iktidar yaninda kazaî selâhiyetlerle teçhiz edilmis sûfî-dinî bir an'anenin neticesi olarak da dogmus olabilir.

Zuhurunu tek ve belli bir sebebe baglama imkâni bulunmayan bu müessesenin kurulusunu baska dinlerdeki ruhanî riyasetin taklid edilmesi ile izâha kalkismak tamamen indî bir mütalâa olur. Çünkü Islâmin din ve devlet anlayisi ile Hiristiyanligin din ve devlet anlayisi arasinda büyük farklar vardir. Biri müntesiblerinden hem dünyevî hem de uhrevî vazifeler beklerken digeri sadece uhrevî hizmetler beklemektedir. Bunun için bu iki müesseseyi birbiri ile mukayese etmek ve hele seyhülislâmligin patrikligin bir taklidi olarak ortaya çiktigini söylemek dogru olmasa gerektir. Nitekim I. Hâmi Danismend de bu meseleye temasla söyle der: "Dikkat edilecek noktalardan biri de mesihat makaminin baska dinlerdeki ruhanî reisliklerle mukayesesinin dogru olmadigidir."

Seyhülislâmligin dogus ve ortaya çikis sebebini tek bir vak'aya baglamak yerine tarihî olaylari incelemek ve bu yolla bir neticeye varmak daha dogru gibi görünmektedir. Bunun için de meseleye tarihî olaylar açisindan bakmak gerekir.

II. Murad devrinde yasayan ve umumiyetle ilk seyhülislâm olarak kabul edilen Molla Fenari (1424-1431)'nin böyle bir makama getirilmesi ve kendisine böyle bir ünvan verilmesi dikkat çekicidir. Devletin dinî ve siyasî bir kargasalik içinde bulundugu bir sirada tahta geçen II. Murad böyle bir ortamda ahlâkî ilmî ve dinî otoritesi bütün memleketçe kabul edilen büyük bir âlime ihtiyaç bulundugunu düsünmüs olmalidir. Keza bu zâtin tebeayi bütün sapik cereyanlardan koruyabilecek bir otoriteye sahip olmasi ve halk ile devletin dinî meselelerini çözmesi gerektigine inanmis olmalidir. Yine bu esnada devlet sinirlarinin dahilindeki gayr-i resmî müftülerin dinî meseleler hakkinda kendi dünya görüsleri ve kabiliyetlerine göre ayri ayri fetva vermelerinin devlet için bir tehlike arzettigini de sezmis olmalidir. Gerçekten böyle durumlar hos olmayan bir takim tenakuzlarin ortaya çikmasina yol açabilir. Bu yüzden de hem devletin otoritesi hem de mü'minlerin seriata olan bagliliklari zedelenebilirdi. Bu sebeple fetvalarin tek kanaldan ve resmî sifati bulunan bir kimse tarafindan verilmesi ihtiyaci hissediliyordu. Ayni zamanda durmadan yayilma istidadi gösteren Bâtinî-Rafizî görüslere karsi sed çekecek kuvvetli ve dirayetli sünnî bir sese de ihtiyaç vardi.

Iste bütün bu hususlar nazar-i dikkate alinmis olacak ki ilk defa bu makama getirilen Molla Fenarî'nin sahsinda adi geçen ünvanla bir makam ve müessese kurulmus oldu.

Ilk Seyhülislâm: Osmanli devlet teskilatinda "müfti'l-enâm" ünvani ile de anilan seyhülislâmlarin ihraz ettikleri bu resmî makama ilk defa kimin getirildiginin kesin olarak bilinemediginden söz etmistik. Bu hususta farkli görüsler bulunmaktadir.

Osmanlilardan önceki müslüman devletlerde varligindan haberdar oldugumuz seyhülislâmlik bu devlette eristigi dinî ve siyasî ehemmiyeti hiç bir ülkede bulamamistir. Fâtih kanunnâmesinde kendisinden söz edilen seyhülislâmin bu devirdeki durumu da tartisilabilir nitelikte görünmektedir. Mezkûr kanunnâmeye göre ulemânin reisi olmakla birlikte ilmiyenin basi sayilmasi XVI. asrin ortalarina ve belki az daha sonraya rastlar. Bu durumu göz önüne almis olacak ki M. Tayyib Gökbilgin bu ünvanin (seyhülislâmligin) ilk önce Ibn Kemâl'e verildigine kani görünmektedir. Bu konuda o "fetva hizmeti vazifesi Ibn Kemal ve Ebu's-Suûd Efendi gibi kimselerin bu vazifeye getirilmesinden sonra ehemmiyet kazanmis ve artik bunlara seyhülislâm denilmistir. Bu iki kisi kadiaskerlikte bulunduktan sonra bu vazifeye getirilmislerdi." diyerek bu konudaki görüsünü belirtir.

Bununla beraber Fatih Sultan Mehmed'in tedvîn ettirdig ikanunnâ-mede açikça isminden ve ulemanin reisi olma gibi bir sifati bulundugundan söz edilen seyhülislâmlik makaminin daha önce mevcut olmasi gerekir. II. Murad devrinin dinî siyasî ve ictimaî kargasaliklari sucunda meydana gelen hadiseler böyle bir makamin kurulmasini mecburî hale getirmisti. Böylece kurulup teessüs eden bu müessesenin basina da -daha önce belirtildigi gibi- devrin bilgini ve otoritesi herkesçe kabul edilen Molla Fenarî getirilmistir.

Günümüzün Adalet ve Millî Egitim Bakanligi ile Diyanet Isleri Baskanliginin görev ve yetkilerini kendisinde toplayan bu makamin Osmanli devlet teskilati içindeki mevkii ve durumu Fâtih kanunnâmesinde açikça belirtilmektedir. Bundan anlasildigina göre seyhülislâm diger devlet erkâni üzerinde büyük bir nüfuza sahiptir. Buna dayanarak Brockelmann: "Fâtih Sultan Mehmed ve Kanunî Sultan Süleyman seyhülislâmin bütün memurlar sinifinin en üstünde bulunan müstesna mevkiini teyid ettiler." diyerek bu ehemmiyeti belirtmek ister.

Fâtih kanunnâmesinde mevkii belirtilmis olmakla beraber esas ehemmiyet Zenbilli Ali Cemalî Efendi (1503-1525) ile baslamis Ibni Kemal ve Ebu's-Suûd Efendi gibi dirayetli zevatin yetismesi ile kemâl mertebesine ulasmistir. Ilmî dirayet ve temiz sahsiyetleriyle mesihat makamina çikan bu çok kiymetli âlimler en heybetli padisahlar üzerinde bile nüfuz ve tesir sahibi olduklari için icâb-i halda onlara bile dogru yolu göstermekten ve sert sözler söylemekten çekinmiyorlardi. Mevzûun daha iyi kavranabilmesi için birkaç tarihî olaydan söz etmek gerekecektir.

a. Daha kadiligi zamaninda Yildirim Bayezid (1389-1403)'in cemâatla namaza devam etmesinden dolayi sahidligini kabul etmeyen Molla Fenari ibadetlerinde kusur eden kimsenin insan hukukunun gözetilmesi gereken yerlerde de dikkatsiz olabilecegini düsünerek mahkeme salonunda bizzat Yildirim Bayezid'e sehadetini kabul etmiyecegini söylemek suretiyle büyük bir cesarete sahip oldugunu göstermistir.

b. Yavuz Sultan Selim Hazine-i Âmire muhafizlarindan 150 kisinin katline karar verir. Bu iradeyi dogru bulmayan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi çagirilmadigi halde ve hiç kimseye bildirmeden Divân'a girerek böyle bir cezanin seriat ve adalete aykiri oldugunu söylemek suretiyle büyük bir cesaret örnegi verir. Bunun üzerine padisah 150 kisinin katli kararindan rücû' eder.

c. Birgün divan'da Sadriâzam Dervis Pasa'nin kabahatsiz bir adamin katline hüküm vermesi üzerine onu muahaza eden ve bu yüzden Divan-i terkeden Seyhülislâm Yahya Efendi (1553-1644)'nin bu davranisi devrin padisahi I. Ahmed (1603-1617)'in dikkatini çeker. Pâdisah davranisinin sebebini sordugunda o da "kaza emânettir. Pâdisah kadiaskerleri istimai deâvî ihkak-i hak mazlumlari siyânet için nasbeyler. Icâb-i ser'î yogiken bugün bir adam katlolundu. Artik benim için icray-i kazaya imkân kalmadigindan terk-i mansiba mecbur oldum" der. I. Ahmed Yahya Efendi'nin bu cevabi üzerine sadrâzami cellâda teslim etmekle isi bitirir.

XVI. asirdan itibaren ehemmiyeti daha da artan seyhülislamlik makami manen sadrazamliktan daha yüksek telâkki ediliyordu. Çünkü Osmanli devletinde din asil devlet ise onun bir fer'i olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucudur ki sadriâzamlarin seyhülislhamlari ziyaretleri III. Murad (1574-1595) devrinde 922 (1584) tarihinde kanun haline getirilmisti. Tâyini bizzat padisah tarafindan yapilmakla beraber bilhassa idarenin zayif zamanlarinda veya herhangi bir isyan esnasinda padisah aleyhine fetva verebilir endisesiyle daima seyhülis-lâmdan çekinilmistir. Çünkü Osmanli padisahlari tebea üzerinde aaafî bir tasarruf hakkina sahip degillerdi. Onlar da birtakim kanun ve nizamlarla bagli idiler. Zahiren hudutsuz bir selahiyete sahip görünseler bile hakikatte bazi kanunlarla mukayyettiler. Idarî mekanizmada dini asil devleti de onun bir fer'i olarak kabul eden bir devlette bu durum normal karsilanmalidir. Bu anlayisin bir neticesi olacak ki yürürlüge girmesi istenilen her türlü kanun ve nizam hakkinda önce seyhülislâmdan bunun seriata uygun olup olmadigina dair fetva alinirdi. Ancak bundan sonra istenilen kanun yürürlüge girerdi. 1686 yilinda Amsterdam'da basilan ve Türkçe tercemesi yayinlanan bir eserde bu mevzu ile ilgili olarak söyle denilmektedir: "Seyhülislâm sahip oldugu genis yetkisi ile herhangi bir mesele hakkinda hüküm verince padisah bile bunun aksini iddia edip karsi çikamaz."

Seyhülislâmligin haiz oldugu önemi belirten hususlardan biri de seyhülislâm olarak tayin edilecek olan zatin saraya daveti esnasinda protokol geregi sadriâzamla birlikte huzura girerlerken padisahin onlara karsi üç adim atmasi ve onlari ayakta istikbal etmesidir. Keza seyhülislâm adayinin padisahin elini öptükten sonra oturmasi buna karsi sadriâzamin ayakta beklemesi de bu hususu açikça ortaya koymaktadir. Bu tatbikat IV. Mehmed devrinde (1648-1687) sadriâzam Melek Ahmed Pasa'dan itibaren devam edegelmistir.

Seyhülislâmligin Sona Ermesi: Osmanli Devleti'nde ilmiye sinifinin en yüksek mevkii olan ve mesihat-i islâmiyye diye adlandirilan bu önemli makamin uzunca bir tarihçesi vardir. Ilk seyhülislâm Molla Fenarî'nin tayin tarihi olan 1424/25 senesinden Medenî Mehmed Nuri Efendi (1920-1922 = 1339-1341)'nin istifa tarihi olan 26 Eylül 1922 yilina kadar mesihat-i islâmiyye müessesesi kesintisiz olarak tam 498 sene devam etmistir. Bes asra yaklasan ve özellikle kayd-i hayat sarti ile bu makama gelen dirâyetli zevatin yeri daha sonra gelenlerle ayni sekilde doldurulamamistir.

Bütün Osmanli müesseselerinde oldugu gibi bu müessese de XVI. asrin son senelerinden ve bilhassa XVII. asirdan itibaren yavas yavas inhitata (gerileme) yüz tutmustur. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman saltanatinin ortalarinda 948 (1541/42) baslayan seyhülislâm azli daha önce benzeri görülmediginden büyük bir hadise olarak karsilanmistir. Devrin seyhülislâmi Çivizâde Muhyiddin Seyh Mehmed Efendi (1539-1542)'nin Mevlâna Celaleddin-i Rumî ve Muhyiddin-i Arabî gibi mütavassiflar hakkinda vazife ve selahiyetini asan bir dil kullanmasi vazifesinden azledilmesine sebep olmustu.

Çivizâde Muhyiddin Seyh Mehmed Efendinin yukarida belirtilen sebepten dolayi azli bu makama yükselenlerin artik "azledilemez = lâ yen'azil" olan özelliklerini ortadan kaldirmis oldu. Bundan böyle sadriâzamla aralarinin iyi olmamasi veya maiyetinin çesitli islere müdahalesi neticesinde dedikodularin ortaya çikmasi gibi nahos olaylar seyhülislâm azilerinin sebepleri arasinda idi.

Seyhülislâmlarin "azledilemez" özelligi ortadan kalktiktan ve eskiye nisbetle bir gerileme basladiktan sonra azledilmis olan bir seyhülislâmin ayni vazifeye tekrar getirilmesi ile karsilasiyoruz. Böyle bir adim da Bostanzâde Mehmed Efendi ile atilmistir. Ilk mesihat-i 997-1000 (1589-1592) yillari arasinda olan mezkûr zâtin ikinci mesihati da 1001-1006 (1593-1598) seneleri arasindadir.

Osmanli Devleti idarî kadrosunda bulunan hemen herkese en büyük ceza olan idâmin verilebildigi ve sadriâzamlarin bile böyle bir cezadan kendilerini kurtaramadigi bir gerçektir. Hal böyleyken seyhülislâmlar bu kaidenin disinda tutulmuslardi. Dinî reis olmalari onlari böyle bir cezadan uzak tutuyordu. Bununla beraber bes asra yaklasan tarihi içinde sadece üç seyhülislâm ölüm cezasina çarptirilmisti. Böyle bir cezaya çarptirilmakla beraber bunlara "sehid" denilmektedir. Bu "inhitat devrinde ilmiyye masûniyyetinin ihlâline karsi meslegin protesto aaaahürleri mahiyetindedir." Efkâr-i umumiyece bunlar yanlis anlasilmanin kurbani olarak idam edilmislerdi. Böyle bir ceza ile hayata vada eden seyhülislâmlar sunlardir:

1. Ahîzâde sehid Hüseyin Efendi (1041-1043/1632-1634).

2. Hocazâde sehid Mes'ud Efendi (1066/1656) 4 ay 12 gün.

3. Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi (1088/1688) ikinci mesihati (1106-1115/1695-1703).

Osmanli devlet teskilatinda herhangi bir kimseye seyhülislâm ünvaninin verilebilmesi o kimsenin mesihat makamina getirilmesiyle mümkün oluyordu. Bu makamin eskiye nisbetle bir gerileme gösterdigi resmen ve fiilen bu makama gelmedigi halde bazi kimselere bu makam pâyesinin verilmesiyle de ortaya çikmaktadir. Gerçi asirlarca süren bir tarih içinde ancak iki kisiye bu pâye verilmistir ama bu da çok yüksek bir makam olan seyhülislâmlik için bir gerileme sayilabilmektedir. Bu makama gelmedigi halde pâyesi ile taltif edilen iki kisiden birincisi Karaçelebizâde Abdülaziz Efendidir. Bu zat 1059 (1649) tarihinde "Ravzatu'l-Ebrar" adli eserini devrin padisahi IV. Mehmed'e takdim edince kendisine bu pâye verildi. Bundan iki sene sonra da 1061 (1651) tarihinde Karaçelebizâde fiilen bu makama getirilmistir.

Bilfiil seyhülislâmlik makamina gelmedigi halde bu pâyeyi alanlardan ikincisi de Erzurumlu Feyzullah Efendi'nin büyük oglu Fethullah Efendi'dir. Fethullah Efendi Nakibu'l-Esraf olarak Rumeli kadiaskeri bulunurken Seyhülislâm olanbabasi Feyzullah Efendi'den sonra bu makama gelmek üzere bu pâyeyi almistir. Fakat 1115 (1703) senesinde babasi ile birlikte azledilir. Bundan kisa bir müddet sonra da vefat etti.

Böylece tarihî seyri içinde geçirdigi çesitli merhalelerden sonra nihayet Seyhülislâm Medenî Mehmed Nuri Efendi (1920-1922)'nin dahil bulundugu son Osmanli kabinesiyle birlikte istifasi neticesinde seyhülislâmlik makami Osmanlilar'la birlikte Islâm âleminden de kalkarak tarihe mal olur.

Sehülislâmin Tayin ve Azli: Osmanli Devleti müesseselerinden biri olan ilmiyye'nin reisi durumundaki seyhülislâmin bu makama gelebilmesi basit bir tayin veya formalite isi degildi. Bununla beraber seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'den önce bu makama gelebilmek için kesin ve tayin edilmis bir kanun yoktu. Kadiaskerlik büyük kadilik veya müderrislik yapmis olanlardan münasipleri bu makama getirilebiliyordu. Fakat Ebu's-Suûd Efendi'den itibaren seyhülislâmlik Rumeli kadiaskeri olanlara verilir oldu. Bu tarihten sonra nâdiren Anadolu kadiaskeri veya bunun pâyelilerinin getirildigi görülür.

Ebu's-Suûd Efendi'den itibaren bu makama gelebilmek için bazi merhalelerden geçmek gerekiyordu. Bunun için müderrislik mertebesini ihraz eden bir kimsenin en az 15-20 sene talebeye ders vermesi belli mevlevîyet-lerden* sonra Istanbul kadiligi Anadolu kadiaskerligi ve sonunda da Rumeli kadiaskerligine getirilmis olmasi gerekiyordu. Ancak bu siranin takibinden sonra mesihat makamina gelinebilirdi.

Ilmiye sinifinin reisi ve dinî lider olmakla beraber seyhülislâmin tayini bizzat devletin basinda bulunan padisah tarafindan yapilirdi. Bu tayinde çogu zaman sadriâzamin da müessir oldugu bilinmektedir. Ayni sekilde veziriâzamin azlinde bazan seyhülislâmin müessir oldugu da bir gerçektir.

Sadriâzam kadiasker veya mâzulleri arasinda kendisiyle anlasabilecegi birisini padisaha empoze edebilirdi. Maamafih padisah bazen hiç kimseye sormadan ve hiç kimsenin fikrini almadan da seyhülislâm tayini yapabiliyordu.

Seyhülislâmin kim olacagi kararlastirildiktan sonra veziriâzam o zat hakkinda telhis denilen arîzayi padisaha takdim eder; bundan sonra seyhülislâm olacak zatsaraya veya icabina göre Pasakapisina dâvet olunup sadriâzamla beraber saraya giderlerdi.

Sayet seyhülislâm namzedi dogrudan dogruya saraya dâvet edilmis ise veziriâzam da çagirilirdi. Teamül geregi seyhülislâm tâyin edilenler "Arz odasi"nda padisahin elini öperlerdi. Fakat Zekeriyezâde Yahya Efendi'nin seyhülislâmligindan sonra bu âdet terk edilerek sadece bahçede el öpmekle iktifa edilmisti.

Seyhülislâmin tayini ile yakindan ilgili bulundugundan bu makamda en çok kalmis olanlardan da kisaca bahsetmemiz gerekir. Araliksiz 498 sene devam eden bu makamda en fazla kalan kisi Kanunî ve II. Selim devri seyhülislâmi Ebu's-Suûd Efendi'dir. Mesihat müddeti toplam olarak 28 sene 11 ay sürmüstür. Ebu's-Suud Efendi'den sonra gelenler artik onun kadar kalamamis ve 3-4 senelik bir vazifeden sonra bu makami baskalarina terk etmek zorunda kalmislardir. Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'den sonra ikinci sirayi 24 sene ile II. Murad ve Fâtih devri seyhülislâmi Molla Fahreddin Acemî (1436-1460) almaktadir. Bu makamda uzun süre kalma imkânini elde eden ve üçüncü sirada bulunan Zenbilli Ali Cemalî Efendi'dir. II. Bâyezid Yavuz ve Kanunî devirlerinde "mesned-i mesihatta" bulunan bu zâtin hizmeti toplam olarak 23 seneyi bulmaktadir.

Bazi kimselerin bu makamda uzun süre kalmalarina karsi bir kismi da çok az denebilecek kadar kisa bir süre bu vazifede kalabilmistir.

Memikzâde Mustafa Efendi'nin mesihat müddeti Osmanli mesihat tarihinde en kisa olani olarak bilinir. Bu müddet 13 saatlik bir zamani kapsamaktadir. Hizmetin azligi ve müddetin kisaligi ile ikinci sirada bulunan IV. Mustafa (1807-1808) devrindeki Sâmanîzâde Ömer Hulusi Efendi (öl. 1812)'nin ikinci mesihatidir. Bu müddet de bir günlük bir zamani kapsamaktadir.

Daha önce de belirtildigi gibi mükerrer seyhülislâmlik h. 1000 (1591) yilindan itibaren Bostanzâde Mehmed Efendi ile baslamistir. Bu zattan sonra mükerrer vazifeler devam edegelmistir. Bu tatbikatin neticesi bazi kimseler birkaç defa bu makama getirilmislerdi. Bu makama en fazla yani dörder defa gelenleri söyle siralayabiliriz:

1. Cafer Efendizâde Haci Mustafa Sun'ullah Efendi.

2. Yusufzâde Cemaleddin Efendi.

3. Musa Kâzim Efendi.

4. Haydarîzâde Ibrahim Efendi.

5. Mustafa Sabri Efendi.

Isimleri zikredilen bu zevatin son dördü Ikinci Mesrutiyet'in kabine degisikligi sonucu tekraren bu makama getirilmislerdi. Zira artik II. Mesrutiyetten itibaren seyhülislâmlar da kabine üyesi olarak onunla birlikte atanir ve yine onunla birlikte vazifeden alinir oldular.

Seyhülislâmin vazife ve selahiyeti: Kurulus döneminde vazifesi sadece ser'î meseleler üzerindeki talepler hakkinda fetva vermekten ibaret olan seyhülislâmin bu hükümler hakkinda hiç bir icra selâhiyeti yoktu. Bununla beraber hiç bir kadi onun verdigi fetvayi reddetmeye cür'et edemezdi.

Kurulus döneminden sonra ise Seyhülislâmin fetvalari sadece ammeyi ilgilendiren siyasî sahalara inhisar etmistir diyebiliriz. Bunun için devlette ammeyi ilgilendiren hususlarda mutlaka seyhülislâmin fetvasi gerekiyordu. Böylece seyhülislâm fetvalari ile devlette kanunlarin vazi'ligi vazifesini de üstlenmis denebilir. Nitekim Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi'nin tasvibinden geçen kanunnâmenin bas tarafinda aynen söyle denilmektedir:

"Merhum ve magfurun leh Sultan Süleyman Han aleyhi'r-rahme ve'r-ridvan hazretlerinin zamân-i bâemanlarinda merhum Seyhülislâm Ebu's-Suûd Efendi hazretlerinin asrinda olan kanunnâme-i sultanîdir ki ser-i serife muvafakati mukarrer olup hâlâ muteber olan kavanin ve mesâildir." Kanunlasmasi için fetva istenilen mevzularda seyhülislâmlarin gözettigi esaslar Islâm cemaatinin hayri ve adalet prensibidir. Nitekim Seyhülislâm Pîrizade Mehmed Efendi (öl. 1748) "Raiyyet babasinin kaçtigi topraga geri getirilir mi?" sualine karsi su fetvayi vermistir: "Gerçi ser'î maslahat degildir lakin koyun kimin ise kuzu dahi onundur deyü sayi Ancak bu makûlede ûlu'l-emre müracaat olunur. Nizâm-i memleket için olan emr-i âliye itaat vacibtir" der.

Kararlarini tatbik edebilme imkânina sahip bulunmayan ve ayni zamanda Divân'in âzasi da olmayan seyhülislâma önemli meselelerin görüsülme ve müzakeresi esnasinda müracaat edilirdi. Hattâ bazen seyhülislâm-lar hiç kimseye haber vermeden Divan'a girip istedikleri konu hakkinda mütalâada bulunabilirlerdi.

Devlet teskilâti içindeki vazifesi önceleri sadece fetva vermek gibi bir sahaya inhisar eden seyhülislâmlarin bu makami Ibni Kemal ve Ebu's-Suûd Efendi gibi dirayetli zevatin yetismesi ile daha da önem kazanmaya basladigindan yetki alani da buna paralel olarak genislemistir. Bu yüzden bilhassa XVI. asrin ikinci yarisindan itibaren ilmî tevcihatin seyhülislâmlara verildigi görülmektedir. Nitekim 982 (1574) tarihine kadar müderris ve mevali ile müftülerin tertip ve telhisleri hususu veziriâzamlara ait iken bu tarihten sonraki bazi veziriâzamlarin cahil olmalari bu islerin seyhülislâmlara birakilmasina sebep olmustur. Böyle bir yükten kurtulmak için Ebu's-Suûd Efendi Veziriâzam Ibrahim Pasa'ya bir aaakire yazarak "Fetva istigâli vaktimizi istiâb ederken bir bâri dahi üzerimize tahmil bize çevirdir." diyerek bu vazifeyi kabul etmek istememisse de bundan böyle vazife ve selâhiyet alani daha da genisletilerek kirk akçadan yukari" hâriç" ve "dâhil" müderrislikleri ile orduya tâyin edilecek kadilar; vilâyet sancak ve kaza müftüleri; imam hatip ve müezzinlerin; Konya'da post-nisîn olan Çelebi Efendi'nin inhasi üzerine mevlevî seyhlerinin ve mevâlî denilen büyük kadilar ile kadiaskerlerin tâyinleri seyhülislâmlara verildi. Bu seyhülislâmligin en yüksek makam oldugunun bilinmesi ve kadiaskerlerle veziriâzamlarin haksizlik yapmalarini önlemek içindi. Seyhülislâm yapacagi tâyin hususunda kanun geregi veziriâzam ile görüstükten ve anlastiktan sonra tayin edileceklerin listesini bir telhis ile veziriâzama bildirir böylece onun vasitasiyla padisahin iradesini almis olurdu. XVII. asir sonlari ile XVIII. asirda veziriâzamin muvafakatinin alinmasi sadece kadiasker ve mevâlî tayinlerine tahsis edilmistir. Digerleri için böyle bir muvafakata ihtiyaç yoktu.

Böylece seyhülislâm günümüzün hem Adliye hem de Millî Egitim Bakanliklari vazifesini üstlendigi gibi Diyanet Isleri Baskanligi vazifesini de üstlenmisti. Bütün bu vazifelerle yükümlü tutulan seyhülislâm sadece belli bazi tâyin ve fetva islerinin tedvini ile yetinmiyordu. O medreselerin idare ve kontrolundan da mes'ul tutuluyordu.

Önceleri Divan-i hümayûn âzasi olmayan seyhülislâmlarin meclise girmesi II. Mahmud (1808-1839) devrine rastlar. Bu devirde kadiaskerler meclisten çikarilmis onlarin yerine seyhülislâm gelmistir. Tanzimat'in ilânindan 1908 senesine kadar nâzirlar gibi degistirilebilen seyhülislâmlar bu tarihten sonra kabine ile degistirilir olmuslardi.

Tanzimat'la birlikte nâzirlik derecesine inen seyhülislâmlik makami 1876'da Mithat Pasa tarafindan ilan edilen Kanun-i esâsî'nin 27. maddesine göre kendisine taninan hak mucibince derece bakimindan öbür nâzirlara olan üstünlügü muhafaza edildi. Mezkûr maddede: "Sultan sadriâzami ve seyhülislâmi kendisi seçer diger nâzirlar ise sadriâzam tarafindan tâyin olunurlar" denilmektedir.

Seyhülislâmlik makaminin devlet teskilati içindeki ehemmiyeti bir hayli yüksekti. Bu ehemmiyet ifadesini tesrifatta bulurdu. Bu mânâda seyhülislâm zamaninin Imam Ebu Hanife (H. 80-150)'si gibi tesrifat üstü kabul edilirdi. Onun sadriâzam ve sultan huzurundaki tesrifat kaideleri ile dinî bayramlarda sultanlarin cenaze merasiminde yeni hükümdara beyat ve kiliç kusatma (Kiliç Alayi) esnasindaki vazife ve selâhiyetleri bütün teferrüatiyle tesbit edilmistir.

Seyhülislâmin maiyyeti: Osmanli devlet teskilâti içinde önemli bir yeri bulunan seyhülislâmlarin XVIII. asra kadar belli ve herkesçe bilinen bir daireleri yoktu. Seyhülislâm olarak tayin edilen zatin konagi müsaitse kendi konaginda degilse münasip bir konaga tasinarak orada vazifesini icra ederdi. Nitekim Ali Cemalî Efendi'nin kendisinden istenen fetvalarin cevaplarini konaginin penceresinden iple sarkittigi bir zenbile koymak gibi bir âdetinin bulundugunu ve bundan dolayi da "Zenbilli" adini aldigini biliyoruz. Bu bilgi bize onun kendi konaginda vazifesini icra ettigini göstermektedir.

Osmanlilarda XVIII. asir sonlarina dogru baslayan idarî yenilesme hareketlerinin sonucu olarak zamanla reisi seyhülislâm olan idarî bir kisim meydana geldi. Daha önce belli bir dairesi bulunmayan seyhülislâma Tanzimat döneminde Yeniçeri Agasi'nin dairesi tahsis edildi. Artik bundan sonra buraya "Seyhülislâm Kapisi" veya "Bab-i Fetva" denmeye baslandi.

Devlet teskilâti içindeki durum yetki ve vazifesine uygun olarak seyhülislâmin maiyetinde de hayli kabarik bir memurlar kadrosu tesekkül ediyordu. Birçok memuru yaninda baslarinda "Fetva Emini" bulunan ve pek mühim bir daire olan fetva kalemi vardi. Bu dairede müsevvid mübeyyiz mukabeleci kâtip mühürdar ve müvezziler bulunurdu. Dairenin basinda bulunan Fetva emini fikih yani Islâm hukukunu çok iyi bilen bir kimse olurdu. Istenilen fetvayi bulmakla yükümlüydü. Bu zatin maiyetinde de yirmi kadar kâtip olup bunlar verilen fetvalari yazarlardi.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Siten:
Mesajınız:

   
Bugün 2 ziyaretçi (39 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

=> OsmanIı Devleti Tarihi (2) => OsmanIı Devleti Tarihi (3) => darphane nedir? => Nakibül-eşraflık nedir? => Osmanlı Devletinde Kadılık => Osmanlı-Memlük İlişkileri => İrad-ı Cedid => Şeyhülislamlık nedir? => Osmanlı Kültür ve Medeniyeti => Mürur Teskeresi nedir? => 17.Yüzyılda Osmanlı Devleti => 18.Yüzyılda Osmanlı Devleti => 19.Yüzyılda Osmanlı Devleti => Ahilik Teşkilatı (1) => Ahilik Teşkilatı (2) => Ahilik Teşkilatı (3) => Ahmed Han I => Ahmed Han II => Ahmed Han III => Bayezid Han II => Murad Han II => Murad Han I (Hüdavendigâr) => Padişah Anneleri(Valideler) => Gerçekte Sultan Vahidettin => Kızıl Sultan mı?ASİL SULTAN MI? => Tarihi Türk Gemileri => Ayastefanos Antlaşması => Tarihe Şahitlik Etmiş SARAYLARIMIZ